Çalışanların,
sosyal ve mali hakları için gerçekleştirdiği mücadelelerin tarihi, şüphesiz
insanlık tarihi kadar eskidir ve bu nedenle, hukuk düzeni içinde öteden beri
temel bir hak ve özgürlük olarak yer bulmuş, hukuk düzeninin koruması altında
olan doğal ve meşru çabalar olarak kabul görmüştür. Bu konuda
başta ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi (AİHS) olmak üzere uluslararası normlar ile; Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi (AİHM), Avrupa Sosyal Haklar Komitesi (ASHK), ILO Denetim Organları
tarafından tesis edilmiş birçok kararda, çalışanların anılan hak arayışlarına
yönelik düzenlemeler ve güvenceler mevcut bulunmaktadır. Anılan güncel hukuki metinlerde
çalışanların iş yavaşlatma, iş bırakma, grev gibi eylemleri “toplu eylem hakkı”
olarak tanımlanmakta; nitekim ILO Komitesi tarafından verilmiş bilinen bir
karar lafzında da; “çalışanların işi durdurma, işi yavaşlatma, kurallara
tamamen uyarak işi ağırdan alma ve hatta işyeri işgali gibi eylemleri, barışçıl
olma özelliğini koruduğu sürece yasaldır” denilmektedir. Ülkemiz iç
hukuk sisteminde ise bu hak ve çabalar, asıl olarak “işçi” (4/A) statüsünde
çalışanlar için çok daha etkin kılınmış bulunmakta; ancak zaman içindeki gerçekleşen
kimi hukuki ve kurumsal kazanımlar sonucunda, kamu çalışanları için de kabul
görmüş bulunmaktadır. Zira, 2010 yılında Anayasa’nın 53’üncü maddesinde yapılan
değişiklik ile, kamu çalışanlarına da sendika ve toplu sözleşme hakkının getirilmiş
oluşunun, onun ayrılmaz bir parçası olan “toplu eylem hakkı”nı da doğal olarak
gündeme getirdiği ve meşru kıldığı kabul görmektedir. Nitekim, iş
bırakma eylemi gerçekleştiren kamu çalışanları hakkında, bu nedenle sonrasında
idare tarafından tesis edilen disiplin cezaları da; yargımızın artık birer
içtihat niteliği kazanmış kararları ile çalışanlar lehine iptal edilmektedir.
Örneğin; Danıştay 12. Dairesi, bilinen bir kararında; “olayda,
davacının üyesi bulunduğu sendikanın yetkili kurullarınca alınan karara uyarak,
kamu görevlilerinin içinde bulunduğu mali sıkıntının kısmen düzeltilmesi ve kamuoyunca
bilinen bu sıkıntıları yine kamuoyuna anlatarak desteğinin sağlanması amacıyla
01.12.2000 tarihinde bir gün göreve gelmemek eylemini gerçekleştirdiği
anlaşılmış olup, davacının sendikal faaliyet kapsamında bir gün süreyle göreve
gelmemesi fiilinin mazeret olarak kabulünün gerektiği, dolayısıyla 657 sayılı
yasanın 125/C-b maddesinde öngörülen 'özürsüz' olarak bir gün göreve gelmemek
fiilinin sübuta ermediği görülmüştür” denilmektedir. Yargının
anılan kararları ile güncel hukuki gerekler, zaman içinde bizzat idari
makamları da, disiplin soruşturması gibi enstrümanları kullanmama yolunda bir
idari teamüle yöneltmiş, nitekim kamu çalışanları tarafından geçmişten bugüne gerçekleştirilen
birçok toplu eylem neticesinde ilgili bakanlıklar ve bağlı idari teşkilat
tarafından idari bir soruşturma ve yaptırım uygulanmaması, çağdaş demokratik
toplum gereklerine karşılık gelen bir idari teamül halini de almıştır. Hatta
kamu çalışanlarının “toplu eylem hakkı”, ülkemiz ceza hukuku disiplini içinde
de kabul görmüş, nitekim 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu dahi, 260’ıncı maddenin
ikinci fıkrasında “Kamu görevlilerinin mesleki ve
sosyal hakları ile ilgili olarak, hizmeti aksatmayacak biçimde, geçici ve kısa
süreli iş bırakmaları veya yavaşlatmaları halinde, verilecek cezada indirim yapılabileceği
gibi, ceza da verilmeyebilir” şeklinde bir hukuka uygunluk
nedenini, en azından bir cezasızlık kurumunu öngörmüştür. Şüphesiz,
hekimlerimiz tarafından 8 Şubat tarihinde ülke genelinde gerçekleştirilecek olan
toplu hak arayışını, hukuki ve meşru kılan bir diğer önemli unsur ise; bu
çabanın, kimi hekimler tarafından kendiliğinden bir keyfiyetle değil; meslek örgütünün
kararı ve aleni çağrısı üzerine gerçekleştiriliyor oluşudur. Unutulmamalıdır
ki, şimdi hekimlere, sosyal ve mali haklarını savunma çağrısında bulunan Türk
Tabipleri Birliği (TTB); bir anayasal kuruluş ve bir kamu tüzel kişidir ve bu
nedenle tasarrufları da; gerek Anayasa’nın 135’inci maddesi, gerekse 6023
Sayılı TTB Kanunu hükümleri ile doğrudan birer kamusal tasarruf olarak kabul
görmektedir. TTB’nin güncel
çağrısı; anılan bağlayıcı normların tanıdığı yasal ve kamusal yükümlülüklerinin
doğal bir gereği olup; bu çağrıya uyan hekimlerin toplu hak arayışını da, her durumda
hukuki ve meşru kılan bir diğer temel olgudur. Zira, yürürlükte bulunan tıbbi
deontoloji hükümleri dahi hekimlerin, meslek örgütünün çağrılarına uyma, iş ve
işlemlerine uygun davranma yükümlülüğüne kesin olarak işaret etmektedir. Meslek
örgütünün çağrısına uyacak bir hekimin, o meslek örgütüne üye olması ise bir
şekli zorunluluk teşkil etmemektedir. Zira anılan mevzuat hükümleri ile TTB’ye verilen
kamusal görev, bütün olarak hekimlerin ve hekimlik mesleğinin menfaatlerini
savunma yolundadır. Ülkemizde tıp hekimi unvan ve yetkisine sahip bulunan
herkes, üye olsun ya da olmasın, TTB’nin anılan kamusal iş ve işlemlerinin
doğrudan muhatabıdır. Zira 6023 Sayılı Yasa hükümleri uyarınca TTB’nin, üyesi
olmayan hekimler nezdinde dahi bir deontolojik mesleki denetim yetkisinin var
olduğu da, bilinen bir husustur. Son olarak;
bütün bu hukuki olguların varlığına rağmen, hekimlerimizin söz konusu meşru hak
arayışı ve sonrasında gerçekleşebilecek her türlü olası baskı, idari soruşturma
vb karşısında, Birliğimiz ve odalarımız hukuk büroları olarak hekimlerimizin yanında
olacağımızı, gerekli hukuki desteği kendilerine sunacağımızı da ayrıca belirtmek
isteriz. Türk
Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Yapacağımız
G(ö)REV etkinliği emeğimize, geleceğimize, halkın sağlık hakkına sahip çıktığımızı
gösteren bir uyarı G(ö)revidir. Bu eylemin haklılığı, meşruluğu hiçbir
tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır. Her
G(ö)REV etkinliğinde olduğu gibi eylem süresince acil hastalar, diyaliz
hastaları, acil ve riskli gebeler, çocuk aciller, kanser hastaları, yoğun bakım
hastalarının bakımı aksamayacak, yoğun bakım ve yatan hastaların tıbbi zarar
görmemeleri için özel gayret gösterilecektir. 1)
COVID-19 veya COVID-19 şüphesi ile başvuranların poliklinik ve klinik
tedavilerine devam edilecek; diğer hastalarımıza nöbet düzeninde sağlık hizmeti
verilecektir. 2)
Sağlık hizmeti sunulan tüm birimlerde, acil tanı ve tedavi endikasyonu olan
hastaların bakımı aksatılmayacaktır. Acil servisler eylem süresince
gerektiğinde görevli hekimlerce takviye edilecektir. 3)
Acil hizmetin verilebilmesi için sağlık kuruluşlarının acillerine ulaşımın
istemeyerek de olsa engellenmemesi amacıyla (aciller önünde uygunsuz toplanma,
yürüyüşler nedeniyle trafik akışında sıkıntıya yol açma ve acil hasta getiren
araçların gelişini zorlaştırma/olanaksızlaştırma gibi durumlara izin
verilmemeli) önlemler alınmalıdır. Bu hususta sağlık çalışanlarının ve
hastaların güvenliği öncelikle kurum idarecilerindedir. 4)
Yoğun bakım hastalarının -eylem nedeniyle- tedavilerinde hiçbir aksamaya yol
açılmaması için her zamanki duyarlılıkla hizmetin sürdürülmesine dikkat
edilecektir. 5)
Acil ve riskli gebelere, diyaliz hastalarına ve kanser hastalarına sağlık
hizmeti sunulmaya devam edilecektir. 6)
Servislerde yatarak tedavi görmekte olan hastaların her türlü tıbbi işleminin
aksatılmadan yürütülmesini sağlayabilecek sayıda sağlık çalışanı, mesai dışı
sürelerde (gece ve hafta sonu nöbetleri, vb.) olduğu gibi servislerde hazır
bulunacaktır. 7)
Bütün sağlık çalışanları eylem boyunca hasta ve yakınlarına eylemin amacını
açıklamalı, acil ve yatan hastalarımızın acı ve sıkıntılarına hürmet eden bir
tarzla eylem sürdürülmelidir. 8)
Bu hususlar çağrıcı örgütlerin yöneticileri ve her birimdeki temsilcileri
tarafından da takip edilecek ve belirtilen çerçevede gerçekleşmesi için çaba
sarf edilecektir. Türk
Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
8 Şubat G(ö)rev Eylemine Dair Hukuki
Bilgilendirme Notu-1
8 Şubat G(ö)rev Eylemine Dair
Bilgilendirme Notu-2